|
Türk Edebiyatında yeni bir dönemi başlatan ve Orhan Veli Kanık (1914-1950), Oktay Rifat Horozcu (d.1914) ve Melih Cevdet Anday'ın şiirlerinden oluşan "Garip" başlıklı kitap 1941'de yayımlandı. Kitabın üzerine geçirilmiş kuşakta, "Bu kitap alışılmış şeylerden şüpheye davet edecektir" yazılıydı. Bu üç şair ilk şiirlerini "Varlık" dergisinin 1936 Kasım-Aralık sayılarında yayımlamışlardı. Bunlar, o dönemde geçerli olan ve artık eskimeye başlamış romantik duyarlığın dışına çıkmayan ölçülü (vezinli), kafiyeli şiirlerdi. 1937' den itibaren yine "Varlık'ta çıkan şiirler bu üç şairin yeni bir şiir tavrını benimsemeye başladıklarının habercisiydi. Örneğin Orhan Veli' nin bir şiiri şöyleydi; "Ben deniz kenarındaki odamda/ Pencereye hiç bakmadan/ Dışardan geçen kayıkların/ Karpuz yüklü olduğunu bilirim". Böyle bir şiir, müziksellikten yoksunluğuyla, ölçü ve kafiyeyi bir yana atışıyla ve son derece sıradan içeriğiyle, o tarihe kadar Türk şiirinde geçerli olan "şairane" tavırdan bütünüyle kopmuştu. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde egemen olan eğilimler kabaca iki grupta toplanabilirdi: bir yanda "yurt sevgisi" temasını işleyen ve dönemin egemen ideolojisinin (milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, vb.) sözcülüğünü yapan didaktik bir şiir vardı. Milli Edebiyat Akımının Cumhuriyet dönemindeki uzantısı olan bu akım, Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) gibi bir şairde zaman zaman başarılı olabilen bir temsilci bulmuşsa da, örneğin bir Behçet Kemal Çağlar’da (1908-1969) dönemin siyasal iktidarı için yazılmış övgü manzumeleri düzeyinde kalıyordu. Faruk Nafiz de yurt şiirlerinin dışında kalan yapıtlarında aşk temasını renkli ve canlı bir dille işlemesine karşın, yine de Servet-i Fünun'dan artakalan bir takım klişeleri içermekteydi. Bu resmi ideoloji şairlerinin yanında, aralarındaki önemli farklara karşın, şiiri ve sanatı başlı başına bir amaç olarak gören ve bu noktada daha çok Fransız Simgeciliğinin etkisi altında olan ikinci bir grup vardı. Bu grupta, aruz ölçüsüyle konuşulan dili birleştiren Yahya Kemal, Yahya Kemal'in çizgisini hece ölçüsüyle sürdüren ve mutlağı aramada ondan daha ileri giden Ahmed Hamdi Tanpınaf (1901-1962), bireyin iç çatışmalarını ve metafizik sorunlarını işleyen Necip Fazıl Kısakürek (1905-1983), hecenin olanaklarını Fransız Simgeciliğinden aldığı titiz bir beğeniyle değerlendiren Ahmet Muhip Dıranas (1909-1980) ve daha sonra Garip akımının etki alanına girecek olan Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) yer alıyordu. Bir de bu iki grubun da dışında kalan, ama o yıllarda siyasal nedenlerden ötürü şiirleri geniş bir okur kesimine ulaşamayan Nazım Hikmet (1902-1963), Ercüment Behzat Lav (1903-1984), İlhamı Bekir Tez (1904-1984), Rıfat Ilgaz (d.1911) gibi devrimci bir estetiğe bağlı olan şairler vardı. Bu yıllarda Avrupa edebiyatında bir süre yaşanmış olan Fütürizm, Dadaizm, Gerçeküstücülük gibi deneyler de genç Türk edebiyatçılarınca izlenmeye ve Türkçe'ye çevrilmeye başlanmıştı. Klişeleşmiş deyişlerden sıyrılma, içtenlik ve "edebiyatsız" edebiyat yapma isteği kendini gösteriyordu. 1941'de yayımlanan "Garip", bu eğilimin somutlaşmasıydı. Kitabın Orhan Veli tarafından yazılmış olan önsözünde, bu yeni şiirin ilkeleri açıklanıyordu. "Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır" denilen yazıda, ölçü ve kafiye kayıtlarını kırma gereği üzerinde duruluyordu. Eğer şiirde bir uyum (ahenk) varsa, bu uyumun ölçü ve kafiye dışında, ölçü ve kafiyeye karşın var olduğu öne sürülüyordu. Garipçilere göre, eski ölçülü ve kafiyeli şiir "müreffeh sınıfların zevkine hitap etmişti", şimdi halk insanını anlatmak, halkın beğenisini bulmak gerekliydi. Öte yandan, imge ve simgelerle kurulmuş olan şiire karşı oluşlarının gerekçesi de şöyle açıklanıyordu: "Şiir... tamamiyle manadan ibarettir. Mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder".Garipçilere göre.gündelik konuşma diline ait sözcükler de akla hitap eden bir şiire düşman değildir; yeni şiirde "nasır", "Süleyman Efendi" ve "salata" gibi o güne kadar şiirsel sayılmayan sözler de yer alacaktır. Bu tavrı somutlaştıran bir örnek, Orhan Veli'nin kitapta yer alan "Sevdaya mı Tutuldum" şiiriydi: Benim de mi düşüncelerim olacaktı,/ Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,/ Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?/ Çok sevdiğim salatayı bile/ Aramaz mı olacaktım?/ Ben böyle mi olacaktım?". Kuşkusuz Garipçilerin çıkışı bütün bütüne de yeni sayılmazdı. Çok daha önce Mehmet Akif, Servet-i Fünun döneminde geçerli olan beğeniyi hiçe sayarak halkın yaşamından "görüntüleri, mahalle yaşamını ve mahalle dilini şiire sokmuştu. Ne var ki, şiirin ayırıcı özelliği olan "eda'yı, başka bir deyişle şiirsel gerilimi sağlayamadığı için Türk şiirinde bir çığır açamamıştı. Öte yandan, Garipçilerin görüşleri bazı yönlerden Nazım Hikmet'in şiir ilkelerine de paraleldi: şairanelikten sıyrılma çabası; çalışan sınıfların sanatını yaratma isteği: şiirin tek tek sözcüklerle ya da ölçülü ve kafiyeli dizelerde değil, bütünde aranması; klasik biçimlerden uzaklaşılması; günlük dille günlük olay ve yaşantıların anlatılması; evrensellik ve insan sevgisi. Ancak, Nazım Hikmet ile Garipçiler arasında çok belirgin bir ayrım da vardı: Nazım Hikmet açıkça coşkulu bir dava şiiri yazarken, Garipçiler daha dolaylı ve daha alaylı bir tutum içindeydiler. Birincisinin şiirinde büyük toplumsal panoramalar ve büyük çatışmalar baş yeri aldığı halde, Orhan Veli ve arkadaşları, biraz da alaycı bir tutumla, kendilerini bilinçli olarak çocuksu bir duyarlıkla ya da sıradan, saf bir insanın basit tedirginlikleriyle sınırlamışlardı. Nazım Hikmet'in şiiri dramatik bir gerilim taşır ve müzikselliğin olanaklarını araştırırken, Garip şiir tekdüze bir tonu benimsemişti. Garipçilerin ve onların etki alanına giren şairlerin şiirleri, büyük tutkular ve hayaller taşımayan, iç dünyalarını zenginleştirmeye vakit bulamamış kişilerin bakış açısından yazılmıştı. Zamanla örneklerin fazla artışıyla birlikte bu şiirin olanakları giderek tükenecekti. Dönemin etkili edebiyat eleştirmenlerinden Nurullah Ataç' in (1898-1957) desteklediği Garip şiiri, Ahmed Hatndi Tanpınar tarafından şöyle değerlendirilmişti: "Gençleri(n) ... sanatı ne olsa ciddiye almalarını, yeni bir ifade tarzı aramalarını, keskin ve tahammülü dar zevklerini... daha evvel söylenmiş olandan nefretlerini seviyorum. Fakat şiirden... uzaklaştıklarını gizlemek de mümkün değil. Bu uzaklaşma, sanatlarının behemahal yeni olması hususundaki azimlerinden (kaynaklanıyor)". 1945'ten sonra Garipçilerin şiirinde bir değişmenin başladığı görülecekti. Özellikle Oktay Rıfat ve Melih Cevdet, anlık duygulanımlardan uzaklaşarak şiirlerinde dramatik gerilimi gözetmeye başlıyorlardı. Halk türkülerinin yapı ve duyarlığından yararlanan bir şiire yönelmişlerdi. Alaycılığın yerini lirik bir tavır almıştı. Bu iki şair daha sonraki yapıtlarıyla Garip anlayışını bütün bütüne bırakacaklar, 1955' ten sonra Türk şiirinde beliren daha çok yönlü, karmaşık imge ve simgelere dayalı ve güncelliğin ötesine geçen şiir anlayışını ("İkinci Yeni") benimseyeceklerdi. Orhan Veli ise bu üç şairden Garip ilkelerine en çok bağlı kalanı olmakla birlikte, 1945' ten sonra onun şiirinde de açık bir değişim olmuştu. Başlangıçtaki alay hüzünle karışırken ("Ölünce kirlerimizden temizlenir/ Ölünce biz de iyi adam oluruz") bir yandan da halk şiirinden yararlanma yolları arıyordu. "Vazgeçemediğim" (1945) "Destan Gibi" (1946) ve "Yenisi" (1947) başlıklı kitaplarda hüzün ve lirizm öğeleri ve imgelere dayalı bir dil belirginleşiyordu. Bunun yanı sıra şiirindeki toplumsal kaygı daha da derinleşmişti; "Karşı" (1949) kitabındaki şiirlerle şair, artık muhalif bir kimlik kazandığını belli ediyordu. Bu dönemde, Garip'in ilk dönemindeki şiirlere bakışı da eleştirelleşmişti: "Şiire yeni dünyalar, yeni insanlar, yeni söyleşiler bularak sınırlarını genişletmek istedik... Gelgelelim bu arada şiire yeni girmiş olan bazı şeyler, şiirin malı imiş gibi yerleşti kaldı. Bunlardan biri olan eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık olarak şiire sokulan alelade konuşma idi... Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar sandılar ki şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir". Orhan Veli 1950'de öldü. Bu yıllarda Garip' in "alelade" şiiri başka ellere geçmiş, yaratışın yerini çoğaltma almıştı. Bundan sonra ortaya çıkan "Mavi" ve "ikinci Yeni" gibi akımlar. Türk şiirine yeni bir açılım sağlayacaklardı.
|